Ana sayfa / Genel / Meşhur Bir Ehl-i Beyt Sülalesi Hamidi Ailesi / Muhammed Sadık Hamidi

Meşhur Bir Ehl-i Beyt Sülalesi Hamidi Ailesi / Muhammed Sadık Hamidi

 

Siz meşhur Hamidi ailesindensiniz. Bölgede saygınlığı olan bir aile… Biraz bahseder misiniz?

150 seneden beri Mardin ve civar vilayetlerin halkına irşad ve dini öğretim bakımından hizmet etmiş ceddimiz. Seyyid Şeyh Hamid (ra) hazretleri ile evladını, mübarek ve pâk nesebini ve zürriyyetini tanıtmak amaçlı bir site de kurduk. Bu site ile Türkiye’nin bir çok vilayetine dağılmış olan Hamidi sülalesine mensup akrabalar arasında irtibat kurmasına vesilesi olmak için bu çalışmaları yapıyoruz. Bizim dedemiz olan Şeyh Halidül Cezeri’den Nakşî halifeliğini aldıktan sonra kırk yaşındayken irşad için Mardin’e geliyor ve kırk sene Mardin’de kalıyor. O bölgede “Şah-ı Mardin” diye meşhur olmuş. Çocuklarını da göndermiş, beş tane oğlu var, her biri bir yerde medrese tekke cami açmışlar. Uzun zaman takriben yüz sene irşad ve ilim hizmeti devam etmiş. Halk üzerinde ailemize karşı büyük bir sevgi vardı. Hakikaten, Mardin civarındaki aşiretler, Suriye’nin bir kısmı, Urfa’nın Viranşehir kesimi, Diyarbakır’ın bir kısmı halk üzerinde cidden ailemizin çok nüfuzu vardı. Şeyh Sait isyanını bahane ederek, yediden yetmişe kadar çoluk çocuk, erkek kadın demeden herkesi sürgün ettiler ve dağıttılar. Sürgün aileyi çok sarstı. Mardin’de dedemizin türbesi var, 1926-27’de türbeyi bir Hristiyan’a sattılar, dedemizin türbesi Vakıflar İdaresindeydi. Bir halamız Ensarilerin geliniydi, geldi, dedemizin “satılık” denilen türbesini; ellerinde ne varsa satarak,  bileziklerini vererek, gittiler Hristiyan’a rica ettiler, türbeyi Hristiyan’dan satın aldılar. Şimdi türbenin tapusu bizde…

Türkiye’de ilk tapulu türbe sizin,  çok ilginç. . .

Evet, öyle oldu.

Hamidi ailesine ait Suriye’de çok arazileriniz var. Bazı aile fertleri yeniden arazileri almak için uğraştı. Anlaşma yapılamadı mı?

Şeyh Abdurrahman çok âlimdi, elli iki tane eseri var. Dedemiz Şeyh Hamid’in babası Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin talebesidir. O nedenle medreselerimizde matematik, astronomi, tıp, çeşitli ilimler okutuluyormuş. Şeyh Abdurrahman çok büyük âlim, padişah tarafından duyuluyor, İstanbul’a davet ediliyor. İskenderun’dan vapura binerek, Ege’den İstanbul’a geliyor, burada Beşiktaş’taki devlet misafirhanesinde misafir ediliyor, padişahla iki defa görüşüyor. Padişah kendisine hem çok kitap veriyor hem de Mardin ovasından otuz bin dönüm arazinin tapusunu veriyor. Hafız Esat’a kadar akrabalarımız o arazilerde tasarruf ediyordu. Tabi yalnız bizim değil Türkiye’de birçok vatandaşın Suriye’de arazileri vardır, orada kalanların da bizim sınırlarımız içinde arazileri vardır. Çünkü normal bir hudut yoktu, Fransızlar tren hattını hudut kabul ettiler, onlara pasaport gibi bir vesika veriyorlardı, istediği zaman gidiyor, arazisini çalıştırıyor, ekiyor, biçiyor geliyordu ve günde on defa giriş çıkış yapsa sorun olmuyordu. Esat gelince hem Suriye vatandaşlarının hem Türk vatandaşlarının arazilerini hep devletleştirdi. Buna karşılık Türkiye de Suriyeli vatandaşların topraklarını hazineye devretti, o da el koydu. Önce Suriye başlattı. Yalnız bizim akrabalarımız değil, Antep, Mardin, Urfa bunlar hep bir dernek kurdular, yıllarca uğraştılar çalıştılar. Bu sefer dernek mensupları dediler ki hiç olmazsa o Suriyelilerin arazilerini buna karşılık bize verin, vermediler. Hala bu uğraşılar devam ediyor. Tabii bir hayli soğudu, kırk senedir. Son zamanlarda Suriye ile durum iyileşince bir ümit oldu, tekrar belki geri verirler diye ama bilmiyorum ne olacak…

Evet, sizin Ehl-i Beyt’le ilgili bir çalışmanız var. Bu çalışma nasıl gidiyor ve niçin böyle bir esere ihtiyaç duydunuz?

Ehl-i Beyt hakkındaki kitabı Sünnilere yazıyorum. Dikkat ederseniz Efendimizin hayatını anlatan kitaplar var ama Ehl-i Beyt’i anlatan bir tane satır yok. Neden böyle, hâlbuki ayette de var hadiste de var Ehl-i Beyt konusu. Diyanet, yeni yeni Kerbela hutbesi okuyor. Türkiye’deki Ehl-i Beyt’in hakkı korunsun, Ehl-i Beyt kimlerdir tespit edilsin, onlara maaş verilsin, bu mevzu hiç gündeme gelmiyor.

Eskiden Nasıbilik diye bir mezhep vardı. Nasıbiler, Hz. Ali´ye ve evladına düşmanlık eden kimselerdi ve bunlarda Ehl-i Beyt düşmanlığı vardı; böyle bir mezhep. Bu mezhep ölmüş bir mezhep ama fikirleri kitaplarda tefsirlerde hala devam ediyor. Türkiye’de de adam aslında nasibi değil ama bazı kitaplardan nakille onun fikirlerini söylüyor. Ben bunları tespit ettim.

“Mucizeler” isminde bir kitap hazırladım, takriben bitti. Bir de şimdi Ehl-i Beyt konusunu yazıyorum. İlahiyat Fakültesi’nde bundan birkaç ay evvel bir sempozyum vardı, orada da bir hadisle ilgili sunum yapmıştım.

Hadisi Şerifte şöyle buyuruyor Efendimiz; “Size iki şeyi bırakıyorum, bunlara yapışırsanız veya tutunursanız necat bulursunuz. Biri Allah’ın kitabı, diğeri Ehl-i Beytim.” Bu sahih bir hadis, mütevatir derecesinde isnatları vardır.

Peki, birçokları soruyor, Ehl-i Beyt’e tutunmanın manası nedir?

Ehl-i Beyt’e tutunmanın manası şu: Peygamber Efendimiz (sav) ayet-i kerime inince “Ey Ehl-i Beyt! Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzab, 33/33) Ümmü Seleme, “bu ayet evimde nazil oldu” diyor. Peygamber Efendimiz sırtındaki mırtısını, mırtı battaniye diye bir şey, – Pakistanlılar kullanıyor kışın sarınıyorlar, hala kullanılıyor, buna mırtı deniliyor-  aba da deniliyor, Efendimiz mırtısını çıkarıp Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i abasının altına alıyor, sonra “Ey Allah’ım, bunlar benim Ehl-i Beytimdir.” diyor. Bu son derece sahih bir hadistir, belki yirmi tane hadis kitabında var, birçok sahabeden rivayet edilmiş bir hadis. Sahih-i Müslüm’de var. Hz. Aişe Annemiz, Efendimiz bunu sokakta yaptı, diyor. Ömer ibni Seleme, bunu Fatıma’nın evinde yaptı, diyor.

Defaaten mi yapılmış?

Evet defaaten yapılmış. Bir de zaten gerçekten de Hz. Ali (kv), Peygamber Efendimizin evinde büyümüş, Efendimiz (sav) onu beş yaşında evine almış… Hz. Hatice’nin yanında büyümüş, hakikaten de Ehl-i Beyt’tendir, Efendimizin bu tabiri olmasa da Efendimizin ev halkındandır… Evleninceye kadar Efendimizin evinde büyüdü, bu bilinen bir gerçektir. Böyle olunca buyurulur ki “Kur’ân-ı Kerîm’e ve Ehl-i Beytim’e yapışsanız veya tutunsanız daha öte gitmezsiniz.” Cenab-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’de tefrikayı yasaklıyor, birlik beraberliği emrediyor, Efendimiz ayrılığı yasaklıyor, birlik beraberliği emrediyor. Hz. Ali halife olunca ümmet bu ayetleri dinlemedi, ne oldu ayrılığa düştüler. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman’ın halifelikleri sırasında ümmet birlik beraberlik içindeydi sonra çeşitli sebeplerden iftira, tefrika oldu. Hz. Ali bu şartlarda halife oldu, en zor zamanda halife oldu. Merhum Bediüzzaman’ın bir izahı var, diyor ki “Allahu Teala’nın takdiri Hz. Ali’nin hilafetinin gecikmesinin hikmet-i ilahisi, onun gibi bir dahi olmasaydı, başkası bunun altından kalkamazdı. İslam sönerdi, onun için onun hilafeti sona kaldı.”  Çok enteresan, güzel bir izah…

Ehl-i Beyt kimdir Hz. Ali’dir, onunla beraber olursanız daha öte gitmezsiniz. Onunla beraber olmadı ümmet, delalete gitti, parçalandı. Çeşitli guruplar oldu. Efendimizin bir mucizesi tahakkuk etti. Ne buyuruyor Peygamber Efendimiz (sav), “Bensize iki şey bırakıyorum…”

Ahir zamana yönelik bir hadisi şerifte Efendimiz “Ehl-i Beytim, Nuh’un gemisi gibidir. Tutunan kurtulur, tutunmayan boğulur.” diyor (Taberani) Bu konuda ne diyorsunuz?

“Size iki şey bırakıyorum; onlara temessük etseniz necat bulursunuz; biri Kitabullah, biri Âl-i Beytim.” hadisi için merhum Bediüzzaman diyor ki; Sünnet-i Seniyyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan, Âl-i Beyt’tir. İşte bu sırra binaendir ki, Kitap ve Sünnete ittibâ ünvanıyla bu hakikat-i hadîsiye bildirilmiştir. Demek Âl-i Beyt’ten, vazife-i risaletçe muradı, Sünnet-i Seniyyesidir. Sünnet-i Seniyyesine ittibâyı terk eden, hakikî Âl-i Beyt’ten olmadığı gibi, Âl-i Beyt’e hakikî dost da olamaz. Hem ümmetini Âl-i Beyt’in etrafında toplamak arzusunun sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Âl-i Beyt’in çok tekessür edeceğini izn-i İlâhî ile bilmiş ve İslâmiyetin zaafa düşeceğini anlamış. O halde, gayet kuvvetli ve kesretli bir cemaat-i mütesânide lâzım ki, âlem-i İslâmın terakkiyât-ı mâneviyesinde medar ve merkez olabilsin. İzn-i İlâhî ile düşünmüş ve ümmetini Âl-i Beyt’i etrafına toplamasını arzu etmiş. Evet, Âl-i Beyt’in efradı teslim, iltizam ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyete fıtraten, neslen ve cibilliyeten taraftardırlar. Cibillî taraftarlık zayıf ve şansız, hattâ haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gayet kuvvetli, gayet hakikatli, gayet şanlı bütün silsile-i ecdadı bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını feda ettikleri bir hakikate taraftarlık, ne kadar esaslı ve fıtrî olduğunu bilbedâhe hisseden bir zat, hiç taraftarlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu şiddet-i iltizam ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle, din-i İslâm lehinde ednâ bir emâreyi kuvvetli bir bürhan gibi kabul eder. Çünkü fıtrî taraftardır. Başkası ise, kuvvetli bir bürhan ile sonra iltizam eder.”

Ehl-i Beyt’e mensup olanlar, bu zürriyetten gelenler dindar bile olmasa dini bir gayreti vardır, birisi İslam’a bir şey derse hemen karşı çıkar, dayanamaz. Fıtratında var. Doğru da söylüyor hakikaten de öyledir. Ehl-i Beyt de beşerdir, insandır, bazıları var Ehl-i Beyt’ten olan günah işlemez vs. diyorlar, insandır, günah da işler. Bazıları var, her şeyi bilir, diyorlar, yok kardeşim her şeyi bilmez. Böyle inançlar doğru inançlar değildir. Fakat elhamdulillah hepsi Allah’a Peygambere (sav) bağlıdır, dini gayreti vardır. Said Nursi diyor ki;Seyyidler İslam ordusunun kumandanları olmuşlardır.

Şimdi bu asırda seyyidlerin nesebi üzerinde çalışan ‘nakib-ul eşraf’ gibi bir kurum lazım. Hem seyyidler çoğaldı, hem de sahtekarların ben de bu ailedenim dememeleri için bir kurum gerekmiyor mu?

Ben prensip olarak kimseyi yalanlamıyorum ama belgesi olmayanı tasdik de etmiyorum. Neden? Şimdi birçok kişi var seyyiddir, lakin belgesini kaybetmiş ve araştırmak zor ve zahmetli olduğundan bunu yapamıyordur. Ben onu sen seyyid değilsin diye inkâr etmem. Bazılarında şecereler var, fakat o şecerelerin de tetkik edilmesi gerekiyor.

İstanbul Müftülüğünde, Osmanlı Sâdat defterleri var, onun bir cd’si bana geldi, ben tetkik ettim, orada hiçbir kişinin baştan sonuna kadar nesebinin olduğunu görmedim, dört beş baba sayıyor, ona maaş bağlandığını zikrediyor, şecereyi baştan sona kadar saymıyor. Ama diğer arşivlerde varsa, Osmanlı arşivinde, Başbakanlık arşivinde olabilir. Sâdat defterlerini Türkçeye tercüme etmişler, galiba Türk Tarih Kurumu basacakmış…Bu çok tehlikelidir çünkü ona istediğin gibi ilave yapabiliyorsun, istediğin gibi ben birisini seyyid diye oraya ilave edebilirim, yeni yazıyla. Bu çalışmaların yapılması önemli fakat zor bir iş. Mutlaka kontrollü olmalı, bir heyet olmalı, bunun adına ne derseniz deyin; bu heyet bütün bilgileri kontrol etmeli.

Seyyidlerin çok dikkatli olması gerekiyor. Aslında ticari işlerde bu sıfatı öne çıkarmamak lazım. İbn Muhayriz diye tabiinden bir zat hizmetçisiyle kumaşçı dükkânına giriyor, alış veriş edecek, kumaş alacak, kumaşçı fiyatı biraz fazla söylüyor. Hizmetçisi diyor ki, “Bu İbn Muhayriz, ona biraz ikram et.” İbn Muhayriz bunu duyunca “ben almaktan vazgeçtim.” diyor, nedeni sorulunca “ben kumaşı paramla alacağım, dinimle almam.” diyor. Yani bunu dünyasına alet etmiyor.

Ehl-i Beyt’in öneminden bahsedildiğinde bazı  insanlar diyorlar ki Peygamber Efendimizin (sav) “Kızım Fatıma! Sakın babam Peygamber diye güvenme!.” Peki, İslam’da ana baba hakkından bahsedilince, sen buna mukabil “Üstünlük takvadadır” diyor musun? Evet hem ana baba hakkı önemlidir hem de üstünlük takva iledir ama bu, Ehl-i Beyt konusunu anlamamaya kılıf olmamalı. Bu konuda neler söylersiniz?

Ehl-i Beyt konusu çok önemli bir konu. Bu konu hakkında insanlar şuurlanmalı ve bilinçlenmeli. Hz. Fatıma hakkında Efendimiz (sav) buyuruyor ki “Cennet ehlinin hanımefendisidir.” Ayrıca Ehl-i Beyt’le ilgili birçok da hadisi şerif var.

“Fatıma, Cennet hatunlarının üstünü, Hasan ve Hüseyin de Cennet gençlerinin yüksekleridir.” (Tirmizi)

“Allah-u Teala, Fatıma ve nesline Cehennemi haram kıldı.” (Hakim, Taberani)

“Fatıma benden bir parçadır. Onu inciten beni incitmiş olur.” (Hakim)

“Kızım Fatıma’nın adı, “Allah onu ve sevenlerini Cehennemden korur” manasındadır.” (Deylemi)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir